Kulp Dağların arasında, Mağaraların kuytusunda-8. Sayı

Kulp, başı karlı dağlar ve suyu serin çaylar arasında kurulmuş bir Diyarbakır ilçesi. Diyarbakır haritasına baktığımızda kuzeydoğuya doğru uzanan en uç noktada görürüz onu, bu yönüyle en uzak ilçedir ama Mezopotamya’da bir yerleşimden söz ediyorsak, merkeze uzak olmanın tarihi serencam üzerinde pek de etkili olmadığını biliriz. Kulp da bütün Diyarbakır ilçeleri gibi, farklı uygarlıkları konuk edip sonra uğurlamış ve onların mirasını elinden geldiğince koruyup saklamış köklü bir tarihe sahip. Mezopotamya bölgesinin kuzeyinde, su kaynak- larının bol olduğu bir yerde kurulduğu için birçok medeniyete ev sahipliği yapan ilçe, Sümerler, Etiler, Hititler, Urartular, Asurlular, Medler, Persler, Romalılar, Acemler ve Artuklular buradan gelip geçtikten ve beyliklerin hakimiyeti bittikten sonra 1515 yılında Osmanlılar tarafından fethedilmiş. İlçenin eski adı ‘Başkale’ anlamına gelen ‘Pasur’dur ancak bu kelimenin ‘çevresinde hendeği bulunan kale’ anlamına geldiği de söylenir. Mahalli dilde, ‘kızıl yamaç’ demek olan ‘Peya-Sor’ da Kulp’un isimlerinden biri olarak kabul edilir. Başka bir rivayete göre de Pasur; ‘BayaSar’ yani ‘soğuk rüzgâr’ manası taşır. Orada, dağlardan gelen soğuk rüzgârları iliklerimize kadar hissettiğimizde ve başı derde giren her uygarlığa emin bir sığınak olan Kefrun Kalesi’ne ve Andok Dağı’nın kızıl yamaçlarına baktığımızda bütün isimler akla pek yatkın görünür. Bugünkü Kulp adının ise o heybetli kalede oturup, bölgeye egemen olan ‘Kulpo’ isimli bir derebeyinden kalma olduğu rivayet edilir. Dediğimiz gibi, sözlü kültür kaynaklarına

Diyarbakır’ın kuzey doğusunda, volkanik bir arazi üzerine kurulan Kulp, Sarım Çayı üzerindeki Taş Köprü’sü, Kefrun Kalesi, Kanika Mağaraları, başı dumanlı Andok Dağı, enfes balları ve yumuşacık ipek dokumalarıyla eski bir Mezopotamya masalı anlatıyor bize.

dayanan isimler konusu, gizeme de hayale de açıktır. Bu yüzden kaleyi kendisine mesken tutmuş Kulpo isimli bir bey, gerçekte yaşamış mıdır, yaşadıysa halkına merhamet mi göstermiş yoksa zulüm mü etmiştir hiç bilemeyeceğiz.

Güvenli Bir Sığınak: Kefrun Kalesi

Bir kaleyi tarif ederken ‘heybetli’ deriz çoğunlukla ama bu ifade en çok da Kefrun Kalesi’ne yakışır sanki. Dünyanın son gününe kadar orada duracakmış gibi görünen sarp bir kayalığın üzerinde yaklaşık 600 veya 700 yıl önce kurulan kaleden etrafı izlerken kendinizi yükseklerde uçan bir kartal gibi hissedersiniz. Göz alabildiğine uzanan dağlar, dağlar ve dağlar… Haşmetli bir huzur içinde durduğunuz o kayalıklar vaktiyle Acemler, Rumlar, Eyyubiler, Artuklular ve Atabeyliler için düşmanın ilişemeyeceği korunaklı bir mekan olmuştu. İlçenin 10 kilometre güneydoğusunda bulunan kalenin içinde yer alan su kuyuları, eski sakinlerinin orada uzun süre kaldığının bir delili olarak görülebilir. Yağmur suyuyla dolan kuyuların üzerinin uzun otlarla örülmesi hem yöre halkını hem de ziyaretçileri bugün bile şaşırtıyor. Kuyu suyunu dış etkenlerden koruyan bu ilginç

otların tohumunun Atabeyliler tarafından atıldığı söyleniyor.

Kefrun Kalesi’nin tam karşısında Pers döneminde inşa edilen bir kale daha vardır; gerçi ‘vardı’ demek daha doğru olur. Şekran Çayı’na hakim bir tepede yer alan Gomabelek Kalesi
de tıpkı Kefrun Kalesi gibi Osmanlı döneminde Kulp Beyliği’nin hakimiyeti altındaydı ancak doğal bir kayalık üzerine kurulan Kefrun Kalesi gibi sağlam değildi. Mevcut buluntulardan Ortaçağ Dönemi’nde de kullanıldığı anlaşılan ve moloz taştan inşa edilen Gomabelek Kalesi’nden günümüze yapının kuzeyinde yer alan mezarlık ulaşabilmiştir yalnızca. Ağaçlı Beldesi’nin kuzeyindeki tepede bugün iklim koşulları
ve beşeri etkenlerden dolayı harap halde olan bir başka kale de Ciksi Kalesi’dir. Doğu Roma İmparatorluğu döneminde Ermeniler tarafından kırma taşlarla inşa edilen kaleden geriye yıkıntılar kalmış olsa da Evliya Çelebi’nin belde insanlarının bir meziyetine dair düştüğü not bugün bizimledir. Çelebi, Ağaçlı’daki Ermeni demircilerin ustalıklarını över ve burada imal edilen kılıçların, beldenin batısındaki ‘Kevire Dıkan’ (Dükkân Kayalığı) mevkiinde kurulan panayırda kervancılara satıldığını söyler.

Nefis Ballar ve İpek Dokumalar

Güneydoğu Torosların güney eteklerine kurulan Kulp, volkanik, sarp bir arazi üzerinde yer alır.
Bu yüzden ilçede tarım gelişememiş, halk geçimini kazanmak için küçükbaş hayvancılığa yönelmiştir. Hayvancılık, yörede eski bir gelenek olan yaylacılığı da canlı tutar. Yazın, havalar ısınınca koyun ve keçi sürüleriyle yola koyulan köylüler, konup kalkarak vardıkları Şenyayla’yı şenlendirmiş olurlar. Hayvan yetiştiriciliği her ne kadar yaygın olsa da, ilçenin asıl şöhretinin ipek kozalarından ve nefis ballarından geldiğini söylemeliyiz. Hasan Basri Konyar’ ın 1936 yılında kaleme aldığı Diyarbakır Yıllığı’ndaki şu ifadeye bakılırsa, yörede arıcılığın geçmişinin epey eskiye dayandığı anlaşılır: “Vilayetin Çermik ve Kulp mıntıkalarında oldukça nefis bal istihsal olunmaktadır. Bereketli senelerde bir kovandan vasati 5-6 kilo bal istihsal olunur.” Dut ağaçlarının bolluğu eskiden burada yaşamış Ermenilere ipek dokuma yapma ilhamı vermişti. İpekböcekçiliği, bu mirasa sahip çıkan Kulp halkının önemli geçim kaynaklarından biri olmaya devam ediyor. Öyle ki, ülkemizde ipek kozasının yüzde 60’ı Kulp ilçesinde üretiliyor ve koza burada önce ipliğe, sonra kumaşa dönüştürülüyor. Kulp ilçesi, bugün Anadolu’daki hemen her ilçe gibi betonarme

binaları, zincir marketleri, restoranlarıyla bir örnek şehirciliğin sıradan örneklerinden biri olarak görünse de, köylere doğru açıldıkça sivil mimarînin kıyıda köşede kalmış güzel örneklerine rastlanabilir. İlçeye 8 kilometre uzaklıktaki Karabulak köyünde 18. yüzyıldan kalma Telli Ağa Köşkü’nü, kendisi ve yüksek ihtimalle kalabalık ailesi için inşa ettiren Telli Ağa, kuşkusuz ki mimarî zevke sahip nüfuzlu bir ağaydı. Yapım tarihini ve banisinin adını gösteren bir kitabesi de bulunan iki katlı ve eyvanlı yapının giriş cephesinde düzgün kesmetaş malzeme, diğer cephelerde ise moloztaş malzeme kullanılmıştır. Güney cephede yuvarlak kemer açıklıklı giriş kapısına yer verilmiş ve cephe, sütunlarla hareketlendirilmiştir. Üst katta yer alan eyvan, ortasında bir sütun olan iki kemer açıklığıyla dışarı açılmaktadır. Köşkün yapımında kullanılan taşlar, Taşköprü köyünden getirilmiştir. Köye hakim bir noktada, dört bir yanı bahçelerle çevrili köşkün doğusunda bir şelale ve şelalenin altında bir havuz bulunmaktadır. Yazık ki, köşkün bütünüyle ayakta durduğunu söyleyemiyoruz bugün.

Toprak tabakasının zayıf ve kaygan olması nedeniyle yer yer oluşan göçmeler köşkü yarı viran hale getirmiş, yalnızca batıya bakan kısımda küçük bir bölüm zamana inat ayakta durmayı başarmıştır.

Taşköprü’nün Altından Çok Sular Aktı Kulp’ta, ilçeye kimi zaman sekiz, kimi zaman otuz kilometre mesafede gizlenmiş eski eserler ve mağaraların serin ve loş kuytuluğunda korunmuş resimler üzerinden görkemli bir tarihin izini sürmek için yolunuzu sık sık köylere düşürmeniz gerekiyor. Yontma Taş Devri’nden kalan Kanika Mağaraları’nı ve mezar evleri görmek için sözgelimi İnkaya köyüne, II. Abdülhamid döneminde yaptırılan Tapköprü’nün üzerinden geçmek için ise Taşköprü köyüne gitmelisiniz. Sarım Çayı üzerinde, köyün kuzeyinde bulunan kayalıklardan kesilen özel biçimli taşlardan inşa edilen bu tarihi köprü, mimarîsiyle Malabadi Köprüsü’ne benzer. Köydeki kayalarda mağara devri izlerine de rastlanmıştır ayrıca. Kulp, meşe ormanlarıyla kaplı dağları, nehirleri, kaleleri, mağaraları, kilise kalıntıları ve köprüleriyle, eski çok eski bir hikâye anlatıyor bize ve sabırla keşfedilmeyi hakediyor. 

Yorum Gönderin

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir