Bu toprakların güzel sesi Diyarbakırlı Celal

Müzik ruhun gıdası evet. Ama çok daha fazlası: Yol göstereni, teskin edeni, şifayla dokunan nağmesi. O nağme bazen usta elinde dile gelen bir enstrümandan çıkar; bazen de canlı kanlı bir insandan, bir gırtlaktan daha doğrusu, bir çift ciğerden… Celal Güzelses’in insanın içine işleyen sesi de, yorumu da tam bu tarife uygundur işte. Öyle bir ses ki ölümünün üzerinden geçen 63 seneye ve dünyanın baş döndürücü değişimine rağmen hâlâ kırık gönüllere teselli oluyor.

 

Yetim Çocukluk Asıl adı Mehmet Celalettin… Çok sevdiği babacığı Derviş Halil’i kaybettiğinde henüz 6-7 yaşındaydı. “Siyah, uzun örgü saçlarıyla ne güzeldi benim anam” diye bahsettiği Latife Hanım, gencecik yaşında elinde bir oğlan, bir kız çocuğu ile dul kalınca, evini geçindirmek için dikiş dikmeye başladı. Oğlunun iyi bir terbiye almasını istediğinden, elinden tutup Rufaî dergâhına götürmesi de aynı yıllardadır. Celalettin hem mahalle mektebine devam ediyor hem de boynunda Kur’an’la gün aşırı tekkeye gidip ilim tedrisatından geçiyordu. Haftada bir gece tekkede kalıyor, “Yüzü, çehresi ve gülüşü ile ruhumu kuşatan, baba hasretini giderdiğim şeyh babamı, yerde bağdaş kurup sohbetlerini dinlediğim günleri unutmam” diyeceği zamanlar geçiriyordu. Günler okulda, dergâhta; yetimliğin mahzunluğundan katılamadığı körebe, bala bala oyunlarını uzaktan seyrettiği sokak- larda; Ulu Cami’nin şadırvanı çevresinde; içinde kılınan sabah ve cuma namazlarının serinliğinde; bahçelerde, kırlarda ve Hevsel’de geçiyordu. Dokuz yaşında hafız olmuş, on yaşında makam ve usûl dersleri almaya başlamıştı. On üç yaşında Ulu Camii’nin müezziniydi artık.
Bir cuma namazı dönüşü dergâhta 7-8 kişi oturmuş şeyh efendiyi bekliyorlardı. Şeyh geldi, Celalettin de rahlesinin başına çöktü. Daha evvelden yazıp cebine koyduğu bir şiir vardı, çıkardı. Gerisini kendi anlatsın:
“Şiir bana bakıyordu ben de şiire. Aslın- da gördüğüm tek bir satırdı: ‘Lazımdır sana mihmandar olmaya Muhammed.’ Nasıl oldu, nasıl vuku buldu bilmiyorum, ancak göğsümün hızlı hızlı inip çıktığını, başımın döndüğünü, boğazımın şiştiğini ve gözyaşımın aktığını hissettim. En pesten entize çıktığım ses ile, öğrendiğim hüzzam makamında şiiri irticalen okumaya başladım. Bitirdiğimde, başım tavana bakar vaziyetteydi. Artık nasıl bir avazda okuduysam, şeyhim, müritler ve arkadaşım Sait şaşkınlıkla kalakalmıştı. Şeyh babam, ‘Mehmet Celalettin, bu senin ilk bestendir. Bugünü ve bu eseri unutmayasın’ dedi. Sesimi ve avazımı, yani içerimin yangınını nihayet duyurmuş ve ben de duymuştum.”
Mehmet Celalettin’i “Celal Güzelses” yapacak olan olayların ilki buydu.

 

Cevher biçim alıyor Sonraki yıllarada genç bir adam olmaya doğru yürüyen Celalettin, tekkede öyle sağlam bir mûsıkî altyapısıyla donanmıştı ki, divan ya da halk şiirlerini istediği makama hemen oturtabilir, bir şiiri birkaç ayrı makamda okuyabilir ve her seferinde ayrı bir usul ve vurguyla icra edebilirdi. Sesi, pesin en pesinde dahi detone olmuyordu. Yeteneği gün geçtikçe nam salınca, tekkedeki semazenlerin gözdesi olmaya başlamıştı. Okuduğu mevlitlerden sonra utanarak aldığı harçlıklarla eve ekmek bile götürüyordu. Bir gün ansızın anacığının odasından gelen o inleme seslerini duyana dek her şey iyi gidiyordu aslında. Annesi ateşler içinde yanı- yordu; doktor getirildi, Latife hanım dört gün direndi ama nafile. Dördüncü günün sonunda on altı yaşındaki Celalettin’in göğsünden öyle bir çığlık koptu ki komşunun damındaki güvercinler göğe uçuştu.
O artık sade yetim değil; hem öksüz hem yetimdi.
Hikâyenin bundan sonrası, iki kardeşin evde bir başlarına yaşa- maya başladıkları, şeyh babanın ve komşuların yardımıyla geçindikleri, savaşın gölgesinin şehri kararttığı, kolera ve tifüsün korku saldığı zamanlara denk düşer. Ulu Cami ile tekke arasında gidip gelerek geçen günlere, öksüz ve yetimliğin getirdiği yoksulluk da eklenince, zorlaşan bir hayattır artık karşımızdaki.

"Çok uzun sürmeyen yaşamı boyunca Celal Güzelses, Diyarbakır Halk müziğine sadece kendi geçim kaynağı olarak değil, hiç görmeyeceği nesillere aktarılacak kıymetli bir hazine olarak hizmet etti. Elliye yakın türkü derleyip, 56 plak doldurdu. TRT Radyosu’nda programlar icra etti."

“Paşa seni emrediyor” Ancak bütün zorluğuna rağmen hayatını müzikle renklendirir Celalettin… Tekkedeyken çalmayı öğrendiği cümbüşü her fırsatta eline alıp, bestelediği divan şiirlerini okumaya başlar. Hayatındaki dönüm noktalarından birini de, yine o yıllarda yaşar. Şöyle ki; 1917’nin Mayıs ayında bir pazar sabahı beş arkadaş Hafız Melek Efendi’nin dersinden çıkmış, cümbüş, kanun, keman, ud ve arbaneyle, On Gözlü Köprü’nün başında bulunan Sem’an (Gazi) Köşkü’nün güllüklerine çökmüşlerdi. O sıralar, Mustafa Kemal Paşa Diyarbakır’daydı ve ne tesadüf ki Sem’an Köşkü’nün avlu- sunda kahvesini yudumlamaktaydı. Onun şehirde olduğunu biliyorlardı; ama o kadar yakında olduğunu nereden bilsinler? Önce bir Diyarbakır peşrevi geçtiler, sonra bir İbrahimî. Ardından Celalettin divana geçti:

Baba sûz-i hasretle yanarım 

Her derd-i derûn âşıkam 

Lütfi kıl bize de gel 

Kurtar beni kaleden 

Oğul yandım kibar yandım zalim yandım 

Celalettin’in bülbüllerin eşlik ettiği sesi susunca bir sessizlik oldu. Çalıların arasından bir inzibat çavuşu gelip dedi ki: “Uşaklar hadi gelin, Paşa hazretleri sizi emrediyor.” 

Celalettin korktu. “Paşamızı rahatsız ettiysek özür dilerim komutanım” dediyse de nafile, kaçış yok… Gül bahçelerinden geçip Sem’an Köşkü’ne girdiler. Bir elinde kahvesi, diğerinde sigarası ile bekleyen Mustafa Kemal Paşa; “Hanginiz söylüyordu o gazeli?” diye sorunca bir cesaret geldi, ne olacaksa olsun diyerek “Ben söylüyordum paşam” diye öne atıldı. Yanına gelip elini omzuna koyan Paşa: “Peki çocuk, benim için de söyler misin?” diye sorunca mesele anlaşılmıştı.


Sakin bir yaşam Geçliği 1. dünya Savaşı sonrası, Anadolu’nun her yerinin zapt edildiği zamana denk geliyor Celalettin’in. Tam anlamıyla vatanın elden gittiği; cephelerin asker öğüttüğü, eli silah tutan her yaştan erkeğin askere alındığı yıllar… Fakat Diyarbakırlılar onu vermek istememiş, “Mehmet Celalettin’i götürmeyin. O bizim Ulu Camimizin müezzinidir.” demişlerdi. O da askerlikten daha büyük bir vazife üstlendi:

Ettiği dualar ve kıldırdığı namazlarla şehir halkının moralini düzeltiyordu. Nihayet, 1913’te on dört yaşında başladığı Ulu Cami minberine 1922’de veda etti. Bundan sonrası onun için memuriyet dönemi… Diyarbakır Valiliği’nde tevzi memurluğu, kâtiplik derken özel idare memuru oldu. Ve kısa bir zaman sonra da talih ona, çocukluğu boyunca çektiği öksüzlüğü unutturmak istercesine, dünya güzeli bir eş, iyi kalpli bir kayınvalide ve geniş bir aile verdi. Nevriye hanımla evlendi. Bu evlilikten boy boy çocukları olacaktı. Günler günleri, seneler seneleri kovaladı. Celalettin Bey, dar gelirli ama temiz bir devlet memuru, bir baba, bir eş, bir damat ve aynı zamanda çok disiplinli yeni hocası Ahmet Yüksekses (Ahmike)’in talebesiydi. 32 yaşına gelmiş, “hiçlik hırkasını” giymiş, dünya malından beklentisini asgariye indirip kendini ailesine ve mûsıkîsine vermişti.

 

O yıllarda bir gün Diyarbakır Valisi Nizamettin Bey, Celalettin Bey’i yanına çağırarak gramofona bir plak koydu. Plak, Diyarbakır ağzıyla dalga geçen, müzikal değeri olmayan birtakım seslerle doldurulmuş ve İstanbul’da satışa sunulmak üzere çoğaltılmıştı. Şehrin ileri gelenleri karar aldı. Celalettin Bey İstanbul’a, Diyarbakır Mebusu Fevzi Pirinçcizade’ye gidecekti. İmkân bulunursa bir plak dolduracak, gerçek Diyarbakır müziğini herkese gösterecekti. Celalettin Bey, bu vesileyle Diyarbakır’dan ilk kez ayrılarak İstanbul’un yolunu tuttu. Tren önce Halep’e uğradı, oradan Adana’ya, Eskişehir’e derken dört gün seyahat etti. Fevzi Bey’in Moda’daki köşküne geldiğinde yorgun ve şaşkındı.
Fevzi Bey, Celalettin Bey’i dinledikten sonra neden şehri temsilen görevlendirildiğini anlamıştı. Daha evvel Atatürk, Fevzi Bey’e, “1917 senesinde Diyarbakır’da kaldığım sırada bir genç dinledim. İnanın daha evvel böyle bir ses dinlememiştim.” demişti. Celalettin Bey kendi Sem’an Köşkü anısını anlatınca taşlar yerine oturdu. Fevzi Bey, Atatürk’ten ertesi gün yapılacak fasıllı akşam yemeğine bir misafiriyle katılmak için müsaade istedi. 

"Celal Güzelses’in ruhuna mûsıkî kadar işleyen bir değer daha vardı: Diyarbakır sevgisi... O günlerde yirmi dört tane medresesi bulunan, tam bir ilim irfan yuvası olan Diyarbakır’ı seviyordu. Fakirlerin ve muhtaçların gözetildiği Diyarbakır’ı seviyordu. Ermeni, Süryani, Kürt, Türk, Rum, Zaza ve Yahudi tüm komşularını ve onlarla birlikte yaşama kültürünü seviyordu."

 

“Adın Şark Bülbülü Olsun!” Ertesi akşam yemek için Dolmabahçe Sarayı’na gittiler. Fevzi Bey, “Paşam hatırlar mısınız, daha evvel bana Diyarbakır’da bir çocuk dinlediğinizi söylemiştiniz” diye izah edince Mustafa Kemal, “Çocuk, yoksa sen Mehmet Celalettin misin?” diye soruverdi. Celalettin Bey’i Safiye Ayla’nın da aralarında bulunduğu misafirlere tanıttıktan sonra buyur etti. Celalettin Bey o gece orada üst üste eserler okudu. Okudukça dinleyenler büyüleniyor, icraya başlamadan evvel kendisini pek ciddiye almayan saz sanatçıları şimdi ‘üstadım’ diye hitap ediyordu. İstanbul’da kalmasını, sahne almasını teklif ettiler. Safiye Ayla ekledi: “Duydum ki ayda 35 lira kazanıyormuşsunuz, burada gecede 350 lira kazanırsınız.” Fakat Celalettin Bey, İstanbul’a vazife için geldiğini, Diyarbakır’dan ayrılmak istemediğini, ayrıca tekke mensubu olduğu için içkili lokantalarda çıkamayacağını söyleyerek teklifleri nazikçe reddetti. Tekke konusu açılınca Paşa, “Siz hafızmışsınız çocuk, bize Peygamber Efendimizi anlatır mısınız?” dedi. Celalettin Bey önce ne yapacağını bilemedi, abdest almak için müsaade istedi. Sonra dönüp ayakta, el bağlı, Mevlid-i Şerif’i okudu. Onunla beraber Atatürk ve diğer konuklar da ayağa kalkmıştı. İcranın sonunda Paşa, “Peygamberimiz bundan güzel anlatılamazdı” dedi hayretle. Celalettin Bey o gece oradan, “Şark Bülbülü Celal Güzelses” adını alarak ayrıldı.

Celal Güzelses, ertesi gün ‘Sahibinin Sesi’ plak şirketiyle bir kontrat imzaladı. Diyarbakır’da yaşamaya ve memuriyete devam edecek, ayda bir kez İstanbul’a gelip plak dolduracak, plaklarından belli bir yüzde ile telif hakkı alacaktı. Hazır İstanbul’dayken kayda girildi. Elinde on sekiz plakla ve yeni ismiyle Diyarbakır’a geri döndü.

 

Diyarbakır Terk Edilmez Celal Güzelses’in ruhuna mûsıkî kadar işleyen bir değer daha vardı: Diyarbakır sevgisi… O günlerde yirmi dört tane medresesi bulunan, tam bir ilim irfan yuvası olan Diyarbakır’ı seviyordu. Fakirlerin ve muhtaçların gözetildiği Diyarbakır’ı seviyordu. Ermeni, Süryani, Kürt, Türk, Rum, Zaza ve Yahudi tüm komşularını ve onlarla birlikte yaşama kültürünü seviyordu.
Çok uzun sürmeyen yaşamı boyunca Celal Güzelses, Diyarbakır Halk müziğine sadece kendi geçim kaynağı olarak değil, hiç görmeyeceği nesillere aktarılacak kıymetli bir hazine olarak hizmet etti. Elliye yakın türkü derleyip, 56 plak doldurdu. TRT Radyosu’nda programlar icra etti. 1943 senesinde kurduğu Diyarbakır Mûsıkî Cemiyeti büyüdü, genişledi, genç müzisyenler yetiş- tirdi. 60 yıllık ömrüne büyük de bir evlat acısı sığdırdı: Yeteneğiyle kendine vâris gördüğü oğlu Ahmet’ini kaybetmenin sızısını kalbinden hiç silemedi. Ulu Camii müezzini olarak başladığı yaşamını, arada olup biten onca olaydan sonra, yine Ulu Camii müezzini olarak tamamladı. Diyarbakırlılar onu o kadar çok sevdi ki, menenjit olup bir ay boyunca hasta yattığı son günlerinde evinin avlusu insanlarla dolup taştı. En son gün zorlanarak da olsa ayağa kalkıp cama yaklaştı, bir sela okudu; Diyarbakırlılar anladı, “Celal Bey kendi selasını verdi” dediler. Gözleri ebedi âleme kapandığında annesi, babası, şeyh babası ve evladı Ahmet onu bekliyordu. Geride ise gözü yaşlı bir aileden fazlasını, bir kent dolusu hemşehrisini bırakmıştı.

Yorum Gönderin

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir